30 Ocak 2015 Cuma

EĞİTİMHANE

EĞİTİMHANE Huzur Kaynak bilinmiyor Bir gün bir kral ama halkı tarafından sevilen bir kral, huzuru en güzel resmedecek sanatçıya büyük bir ödül vereceğini ilan eder. Yarışmaya çok sayıda sanatçı katılır. Günlerce çalışırlar, birbirinden güzel resimler yaparlar. Sonunda eserleri saraya teslim ederler. Tablolara bakan kral sadece ikisinden hoşlanır. Ama birinciyi seçmesi için karar vermesi gereklidir. Resimlerden birisinde sakin bir göl vardır. Göl bir ayna gibi etrafında yükselen dağların görüntüsünü yansıtmaktadır. Üst tarafta pamuk beyazı bulutlar gökyüzünü süslemektedir. Resim bakanları mükemmel bir huzur resmi olduğunu düşündürecek kadar güzeldir. Diğer resimde de dağlar vardır. Ama engebeli ve çıplak dağlar. Üst tarafta öfkeli bir gökyüzünden boşanan yağmurlar ve çakan şimşek resmi daha da sıkıntılı hale sokmaktadır. Dağın eteklerindeki bir şelale ise insana gürültüyü, yorgunluğu hatırlatacak kadar hırçın resmedilmiştir. Kısaca resim, pek de öyle huzur verecek türden değildir. Fakat kral resme dikkatli bakınca, şelalenin ardında kayalıklardaki çatlaktan çıkan mini minnacık bir çalılık görür. Çalılığın üstünde ise anne bir kuşun örttüğü bir kuş yuvası göze çarpmaktadır. Sertçe akan suyun orta yerinde anne kuşun kurduğu yuva, harika bir huzur ve sükun örneği sunmaktadır izleyenlere.... Ödülü kim kazandı dersiniz? Tabi ki ikinci resim... Kralın açıklaması çok da uzun değildir: Huzur hiçbir gürültünün sıkıntının yada zorluğun bulunmadığı yer demek değildir. Huzur bütün bunların içinde bile yüreğimizin sükun bulabilmesidir. Bir Sincabım Vardı Mehmet Çınarlı YAZ GÜNLERİ, Ermenek bağlarında, sincap peşinde koşardım. Arkadaşlarımla birlikte yakaladığımız büyük sincapların ehlileştirilmesi çok zor olduğu, henüz süt emen yavruların ise beslenmesi mümkün olmadığı için, biraz büyümüş ve ceviz yemeye başlamış bir yavru sincap edinmeyi çok istiyordum. Orta kısmın ikinci sınıfından üçüncü sınıfına geçtiğim yılın yaz mevsiminde böyle bir yavru elime geçti. Onu kısa zamanda kendime alıştırdım. Ne var ki, okulların açılma zamanı gelip çatmıştı. Yavru sincabımı bırakıp gitmeye gönlüm razı olmadı, onu da yanımda götürmeye karar verdim. Sincap, yol boyunca pantolon cebimde uyuyarak, mola verilen yerlerde yiyip içerek, salimen Konya'ya ulaştı ve okuldaki dolabımın bir köşesine yerleşti. Her şey çok iyi gidiyordu. Teneffüs zamanları, dolabımı açtığımda, sincap omzuma atlıyor, benimle lavaboya kadar gidip, avucumdan su içiyordu. Cevizim ise onun yiyip bitiremeyeceği kadar boldu. Zamanla okul arkadaşlarım da sincaba alışmaya ve onu sevmeye başladılar. Bahçede onunla oynuyor, onu koşturuyor, üstümüze tırmandırıyorduk. ... Günler geçmiş, Konya'nın şiddetli kışı başlamıştı. Okul binasının soba yanan dershaneler dışındaki yerleri -tabii bu arada dolapları- çok soğuk oluyordu. Bir sabah sincabımı dolapta büzüşüp kalmış buldum. Ne her zamanki gibi omzuma atladı ne de herhangi bir hareket yaptı. Birkaç gün bekleyip durumun değişmediğini görünce, öldüğüne kanaat getirip, onu yakındaki bir çöplüğe atıverdim. Hayretimi uyandıran, vücudunun hâlâ soğumamış olmasıydı. Bilgisiz çocuk kafamla daha fazlasını düşünememiştim. Sincaplarla hep yaz aylarında uğraşır, onların kışın ne yaptığını, nasıl yaşadığını bilmezdik. Seneler sonra, bir biyoloji kitabından öğrendim ki, sincaplar, mevsimi geldiği zaman kış uykusuna yatarmış. Benim zavallı sincabım da kış uykusuna yattığı halde, ben onu öldü sanıp çöplüğe atmışım. Gerçeği öğrenince nasıl üzüldüğümü bilemezsiniz. Bugün bile hatırladıkça üzüntü duyar, sincabı beslemeye başlamadan önce, onun yaşayışını tam olarak öğrenmediğime hayıflanırım. Allah'ın yaradılıştaki sırlarını öğrenmemek hayatımızda kimbilir nelere mâl oluyor. MEHMET ÇINARLI Kaynak bilinmiyor.

5 Ekim 2013 Cumartesi